Yurt Dışı Tatil

Kudüs ve Tel Aviv

Kudüs ve Tel Aviv

Batı’ya Avrupa ya doğru değil de bu sefer güneye doğru çevrildi rotamız. Gecen yıl burs aldığım Türkiye Turing ve Otomobil  Kurumu’nun bursiyerlerinden oluşan bir grupla beraber 4 gün boyunca Kudüs’te bacaklarımız yürümekten sızlayana kadar gezdik. Grubun Kudüs’e ilk kez ayak basanlarından biriydim.

11 Ağustos günü Tel Aviv’deki havaalanına inmemiz ile bambaşka bir çevre belirdi etrafımızda. Tabii ki etraf İngilizce ve İbranice i yazılarla doluydu. Her yerde asılı İsrail bayrakları, Davut yıldızı bulunan eşyalar, levhalar, tabela­lar, İsrail bayrağı olan tavana uçmuş balonlar… İnsanların bir Türk kafilesine anlayamadığımız tuhaf bakışları arasından sıyrılarak otobüsü­müze bindik. Otobüste rehberimizin “Burası bizim topraklarımız” cümlesinden sonraki “a içimin sızlayışının tarifi yoktur herhalde. Bizim topraklarımız evet… Ama şuan istenmeyen mis­li afir olduğumuz gerçeğini değiştiremiyoruz. Otelimize yerleşip bir-bir buçuk saat kadar dinlenme fırsatı bulduk. Sonrasında akşam yemeğine katıldık. Yemekte Yahudi yoğunluklu olan İsrail’in dini hassasiyetlerine binaen domuz  eti kuşkumuz olmadı, aynı zamanda yemekte  açık büfe yemek olmasına rağmen süt ürünleri ve et ürünlerini ne kahvaltıda ne de öğle yemeğinde bir arada bulabildik. Meğer bu, Yahudiler’e göre günahmış. Yemekler Türkiye’den çok çok farklıydı. Belki siz de duymuşsunuzdur en ünlü yemeklerinden biri de falafeldi. Sebze köftesi gibi bir şey. Burada yemekler konusunda bana ilginç gelen şeylerden biri de kahvaltıda balık yeme kültürleriydi. Gerçekten garipsemiştim. Yemeğin hemen ardından soluğu Mescid-i Aksa’da aldık. Mescid-i Aksa’nın sanılanın aksine yalnızca mescidin değil, o alanın tamamının adı olduğunu öğrendik. . Kubbet’ü-s Sahra ile karşılaşacağımız ilk an akşam ezanı okunmaya başlamıştı. Güneşin batmasıyla oluşan havadaki hafif kararmayla bulutsuz gökyüzünün arka planını süslediği Kubbet’ü-s Sahra öyle ihtişamlı görünüyordu.

Akşam namazını kılıp Kubbet’ü-s Sahra’nın içini dolaştık. Yahudiler’e göre dünyanın yaratılmaya başlandığı büyük taşı gördük. Rehberimizle Hz. Muhammed’in miraca yükselme mucizesini dinledikten sonra iç mekanın dizaynı, dekorları ve bina hakkında bilgi alıp oradan ayrıldık. Tabii ki bol bol selfie çekmeyi ihmal etmedik.

Buradaki ihtişam beni oldukça mest etmişti. Kubbet’ü-s Sahra ziyaretimizden sonra beni en çok etkileyen ikinci kısım Hz. İbrahim’in mezarını ziyaretimizdi; Harem- i Halil. Harem-i Halil’in bulunduğu alan abluka altındaydı. Girişte bulunan yüksek tellerle çevrelenmiş gerici ve ürkütücü demir kapılardan rehberimizin “Askerlere uzun süre bakmayın” ikazlarıyla geçtik. Bizi o alanın başında sefaletlerini yüzümüze vura vura gösteren Filistinli zavallı çocuklar karşıladı. Evimin sokağında top oynayan, bisiklete binen, içtenlikle kahkaha# atan çocuklarla akran olduğu halde burada bizi görünce “Bize bir şey ver” diyerek yapışan çocuklar… Açlık, sefalet, duygusuzluk ve cahilliğe terkedilmiş Filistinli çocuklar… O  sırada evinde oturup  belki kardeşiyle belki arkadaşıyla oynaması, annesinden “Tabağını bitirmeden gidemezsin” uyarısını alması gerekirken içler acısı halde yemek dilenen Filistinli çocuklar… Çantamda sadece bir paket bisküvi vardı; ucunu çıkarmamla kapmaları bir oldu. İstanbul’daki dilencilerden çok farklıydılar; İstanbul’dakiler sadece para kabul ederken buradakiler “Bize para ver­meyin yemek verin” diyorlardı. Bu da orada içimi derinden yakan anılarımdan biridir. Arkamızda o çocukları bırakarak Harem-i Halil’e girdik. Hz. Ibrahim(a.s) ve Hz. Sare nın kabirlerinin önünde dua ettik.

Filistin’in özgürlüğüne kavuşabilmesi için böyle kutsal bir mekanda bulunup Hz. İbrahim (a.s) ve Hz. Sare’nin hürmetine dualarımızın kabul olmasını istedik. Öğrendikki bir Cuma namazı vaktinde insanlar tam secdedeyken buraya bir saldırı olmuş. İmam o an orada bulunanlar­dan biri olduğu için bize doğrudan anlatmıştı ve “Eğer o sırada secdede olmasaydık çok daha fazla yaralanan ve ölen olabilirdi” demişti. Bunları konuştuktan sonra arkamızı döndüğümüzde caminin minberiyle karşılaştık.Rehberimiz üzerindeki Hahşap oymalarının büyük Hbir sanat eseri olduğundan bahsetti. Bütün oymalarının elle yapıldığını özellikle vurguladığında minbere olan şaşkın bakışlarımız iy­ice arttı. Tam o sırada ben­im dikkatimi farklı bir şey çekti; minberin hemen yanında Türkiye’nin Diyanet İşleri Başkanlığından hediye edilen bir tablo… Üstündeki hat sanatı ve çevresin­deki mavi süslemelerle çok hoş görünen, camında ise şahit olduğu nahoş anıların eseri olan kırığıyla kare şeklinde bir tabloydu. Bu arada aklıma gelmişken söylemedengeçmeyeyim; Harem-i Halil’e gelmeden önce otobüste yolculuk ederken bir arabanın üstünde Türk bayrağı olması hem mutluluk hem de oldukça gurur vericiydi.

Tel Aviv’deki deniz mükemmeldi. Hem insan kalabalığı azdı, hem de su tertemiz ve dibi görünecek kadar berraktı kumu taşsız, temiz ve yumuşacık. Gezimizin ayrılmadan önceki son gününde de ölü  Deniz’e gittik. Bir çoğumuz ayaklarını denize sokup oranın şifalı çamurundan  faydalandı. Temizleme imkanlarını kısıtlı gördüğüm için ben girmedim ama şimdi  “Keşke girseydim” diyorum. Benden tavsiye; tekrar gitmeye fırsatınız olmayan bir daha gelir misiniz bilemediğiniz yerlerde yapabileceğiniz her şeyi yapın; orda ne yaşarsanız anı olarak kalacaktır.

Çevresi çeşitli süslerle ve mumlarla dolu, Buraya Betlehem Arapça’da ise Beytüllahim deniyor. Bir de . Hz. İsa’nın çarmıha gerilip , can verdiği söylenen taş bu­lunuyor bir başka kilisede. Biz gittiğimizde bazı Hristiyanlar bu taşa bayağı saygı gösterip önünde diz çöküp neredeyse taşa sarılıyor ve onu öperek dua ediyorlardı. Bu kilisenin adı ise Kıyamet Kilisesi’ydi.

Yahudiler’in önemli kutsal mekanlarının birinden bah­sedelim; Ağlama Duvarı. Bir tarafında erkek yahudilerin, bir tarafında kadın yahudilerin bulunduğu Ağlama Duvarı akşam vaktinde bile oldukça doluydu. Ellerine dua kitaplarını alıp Ağlama Duvarı’nın önünde devamlı dua eden ya da dualarını bir kağıda yazıp duvarın taşları arasına sıkıştıran Yahudiler oluşturuyordu o alanı. Bay­anlardan ziyade beylerin dini kıyafetleri ve saç kesiş tarzları dikkat çekiciydi. Genelde başlarına kipa takıyorlardı saçın orta kısmına takılan bir el veya elden daha küçük bir boyutta olan takke takıyorlardı. Saçlannın ön kısmında bir sağdan bir soldan iki parça saçı kıvırcık olucak şekilde bırakıyorlardı. Bayanlar ise genelde uzun etek ve kollarını kapatacak kıyafetler giyiyordu. Aynı zaman da başını örten de vardı.

Son günümüzde üçümüzde de büyük bir burukluk vardı. Vücutlanmız üç gün boyunca devamlı geziyor olmaktan bitkin düşmüş ama ruhumuz ve zihnimiz gezdiğimiz yerl­erdeki her gördüğümüz, öğrendiğimiz yeni bilgilerin etkisiyle canlanmıştı. Harika bir geziydi. Başta Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’na bu gezi için emeği geçen her­kese çok teşekkür ederim.

Sağlıcakla kalın

 

 

 

 

 

 

 

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu