Ekonomi Para FinansHaberler

DİJİTALLEŞME İLE KİMİ DEVLET KURUMLARI GEREKSİZMİ

HANTAL KAMU KURUMLARI İLE DÜNYA REKABET MÜMKÜN MÜ ?

HANTAL KAMU KURUMLARI VE BUNLARIN OLUŞTURMUŞ OLDUĞU AĞIR VERGİ YÜKÜYLE BİRLİKTE RAHAT KONFORLU REFAH DÜZEYİ YÜKSEK   YAŞAM KALİTESİ VE DÜNYA REKABET MÜMKÜN MÜ ?

İLK BAKIŞTA ASK Ü(ÜRETİM). İLE V.’NİN(VERİMLİLK) HİKAYESİ

 

TARİHTE KİMBİLİR KAÇINCI KEZ TEKRARLANAN BİR “İLK BAKIŞTA AŞKA ÖRNEK  Ü. GÜZEL GÖZLÜ V.’YE VURULUP EVDEN KAÇMIŞTIR. BAVULUNU TOPLAYIP ÇİN YOLLARINA DÜŞEN Ü.’NÜN TERKEDİLEN SEVGİLİSİNE, DOSTLARA, KOMŞULARA DA ŞİMDİ BİN BİR PATIRTI YAPMAK, DAVA ÜSTÜNE DAVA AÇIP MAHKEME KORİDORLARINDA KOŞUŞTURMAK, VS. KALMIŞTIR.

 

ABD’de New Deal’in hemen öncesinde çalışma saatleri münazara edilirken tek bir amaç vardı: İstihdamın artırılması (çalışanların kendilerine daha fazla zaman ayırabilmesi, hayatın tadını çıkarabilmeleri münazaracılar açısından bir “amaç” değildi).
Formül basitti: 40 saat ve daha fazla çalışanlar 30 saat çalışmaya başladıklarında aynı üretimin yapılabilmesi için daha fazla insanın çalıştırılması gerekecekti. Hatta formülün geçerliliği Kellogg gibi vakalarla (bir önceki yazı) kanıtlanmış durumdaydı. New Deal ise bu münazarayı buruşturup çöpe atıyor, uzun çalışma sürelerinin dokunulmazlığını koruyor ve istihdamı devlet girişimleriyle sağlama yolunu açıyordu.

Yüzyılın başlarından 1930’lara kadar ABD’de ilginç bir dönem yaşanmıştı. Bu dönemde, teknoloji ve çalışma süreçlerindeki değişiklikler sonucu verimlilik olağanüstü artmıştı. Birkaç rakam vermek gerekirse, 1920-27 arasında, sadece yedi yılda, ABD’de imalat sektöründeki verimlilik yüzde 40 artmıştı. 1919-29 arasında, yani Büyük Bunalım’ın başladığı yıldan önceki 10 yıl boyunca, imalatta emek/saat çıktısı her yıl yüzde 5.6 artmıştı.


Yüzyılın ilk çeyreğinde pazardaki mal ve hizmetlerin Amerikan çalışanları tarafından tüketilemeyecek düzeyde artması, büyük reklam devrimini ve kredi kartı devrimini başlatıyordu. İç savaştan 1900’e kadar bakkallarda Baker’s (çukulata) dışında bir “marka”ya hemen hemen rastlanmayan, “Coca Cola” olarak bilinen ürünün bir “baş ağrısı ilacı” olarak eczanede satıldığı ülkede, markalaşma ve reklam histerisi kısa sürede binlerce markayla beraber önemli bir tüketim artışı sağlayacaktı.
Tüketim ekonomisti Hazel Kyrk 1923’de (“A Theory of Consumption”), aşırı üretim ve teknolojinin yol açtığı işsizliğin, çalışan sınıfın “lüks tüketime yönlendirilebilmesi halinde hafifletilebileceğini, hatta ortadan kaldırılabileceğini söylüyordu. Kyrke göre, “zenginlere özgü lüksler”, “fakir sınıfların gereksinimlerine dönüştürülmeliydi.

Otomobil teknolojilerinde yarattığı irili ufaklı devrimlerle “ülkenin en zeki çocuklarından biri” olarak anılmayı hak eden Charles Kettering, General Motors Laboratuarları yöneticisi olduğu günlerde ve Wall Street’in çökmesinden sadece dokuz ay önce hala şöyle diyordu: Ekonomik başarının anahtarı, tatminsizliğin organize bir biçimde yaratılmasıdır.Öte yandan borsanın çöktüğü 1929 yılına gelindiğinde, ABD’de satılan radyo, otomobil ve mobilyanın yüzde 60’ı artık krediyle satılıyordu.

New Deal’le Amerikan devletinin istihdam sorununu çözmek üzere devreye girdiği günler, Türkiye’de, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin şemsiyesi altında devlet yatırımlarının başladığı ve devletin en büyük işveren” konumuna yol açacak sürecin başladığı günlerdir. Bu sürecin sonuçları ve ekonomik gelişme” için ne yapılması gerektiği konusunda 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra giderek hızlanan münazara süreci ise hala devam ediyor.

New Deal’in ve devlet eliyle TC iktisadi kalkınmasının başladığı günlerden yaklaşık 70 yıl sonra, 6 Aralık 2004 tarihli Radikal gazetesinde yayınlanan Neşe Düzel röportajında bir emekli işçi, Mehmet Tıraş, devlet tarafından istihdam sağlanmasının Türkiye versiyonunda yaşananları şöyle eleştiriyordu:”Diğer yerlere göre çok az çalışıyorsunuz, çok ücret alıyorsunuz. Ben sekiz saatlik bir işgününde 137 dakika çalışıyordum.”
Çünkü dört kişinin yapması gereken işi, biz on altı kişiyle dönüşümlü yapıyorduk.Tıraş bu sözlerle devlet işletmelerindeki “verimsizliğin altını çiziyor, sonra da şunları ekliyordu:
“KİT’lerde verimlilik diye bir şey yoktur. Köylü temiz, buğdayını tüccara, bitlisini TMO’ya verir, işçiler özel sektörde gösterdiği performansı kamuda göstermez. Çünkü özelde rekabet vardır, ancak başarırsa bir yere gelir.”

Tıraş, daha önce çok sayıda kişinin vurguladığı verimsiz devle işletmesini bu kez bir akademisyen ya da köşe yazarı olarak değil bir çalışan gözüyle fakir sınıfların bir temsilcisi olarak gündeme getiriyordu, bu durumu onun bir kez daha vurguladığı bu gündemde, ABD’de işsizliğe, hemen ardından da devletin ekonomiye müdahelesine ve devlet eliyle istihdama yol açan verimsizlik, 70 yıl sonra ve elbette çok farklı koşullarda devlet eliyle istihdamın eleştirisinde münazaranın ortasında yer alıyordu.

BU KEZ VERİMLİLİĞİN KOD ADI ÇİN

Üçüncü bin yıl başlarında, bir kez daha kitlesel işsizliğe yol açan bir aşın verimlilik döneminden geçildiği ve verimliliğin adının bu kez “Çin” olduğu söylenebilir.
Ama bu kez işsizlik, üretimin kaynağı olan ulusal sınırlar içinde değil, onun, bir bakışta aşık olduğu Verimlilike kavuşmak için kaçıp terkettiği ulusal sınırlar içinde yaşanıyor.
Temmuz 2004’de Almanya’daki haftalık çalışma süresini artırma anlaşmalarndan bir yenisi Mercedes tarafından yapılıyordu. Yüz küsur yıllık mücadele sonucu Alman işçisinin 1980’lerden itibaren elde ettiği 35 saatlik haftalık çalışma süresi bu anlaşma ile tekrar 40 saate çıkarılıyor, ücretler de yüzde 10 azaltılıyordu. Mercedes işvereni, anlaşmanın kabul edilmemesi halinde Mercedes C Sınıfı otomobillerinin Stuttgart yalanlarındaki Sindelfingen fabrikasından Güney Afrika’ya taşınacağını söylemişti. Anlaşmanın Mercedes’teki “verimliliği” artırması ve şirkete yılda 500 milyon euro kazandırması bekleniyor.

Bundan önce benzer bir “anlaşma” gene Almanya da, Siemens de yaşanmıştı:
“Siemens ile haftalık çalışma süresinin uzatılması konusunda anlaşan IG Metali, Noel ve izin paralarının kesilmesine de onay verdi. Sendika yöneticileri, bu şekilde işyerlerinin güvenceye alındığını İddia ediyor. IG Metali İkinci Başkanı Berthold Huber, Frankfurt’ta yaptığı açıklamada, Siemens’in üretim merkezinin Almanya’da kalmasını sağladık. Siemens’i ciro hesabı yaparak çalışan sayısını da buna endekslemesi planlarından vazgeçirmeyi başardık’ dedi..” (27 Haziran 2004 tarihli Evrensel’den)
Siemens’de dünya ile rekabet içinyeni sözleşme ile cep telefonu üretiminde çalışan dört bin işçinin yıllık çalışma süreleri 1760 saate çıkarılıyor ve ücret denkleştirilmesi yapılmıyordu. Ayrıca siparişlerin arttığı dönemlerde haftalık çalışma süreleri 40 saati aşabilecek, siparişlerin gerilediği dönemlerde ise azalabilecekti.
2004 temmuzu ortalarında Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ise, Fransız işçilerinin haftada 35 saatten fazla çalışabilmesi gerektiğini belirtiyor ve hükümete, rekabet gücünü artırmak amacıyla çalışma süreleri ile ilgili kısıtlamaları gevşetmeleri için şirketlerle görüşmelerini taviye ediyordu.

Gene aynı günlerde İngiltere’de çalışanların yılda sekiz gün daha ücretli izin yapması hakkı onaylanıyordu. Bundan bir süre önce GMB sendikası tarafından İngiliz İşçi Partisi’ne tahsis edilen 750 bin sterlin seçim yardımının askıya alınması kararlaştırılmıştı. Sekiz gün ek ücretli tatil kararından yaklaşık iki ay sonra İngiliz İşçi Partisi’nin Brighton’daki konferansında Pat Healey’nin hükümeti İngiliz askerlerinin Irak’tan çekilmesi için tarih vermeye çağıran önergesi, delegelerin yüzde 40’ını kontrol eden ve içinde GMB’nin de bulunduğu dört büyük sendikanın karşı çıkması sonucu delegelerin yüzde 80’i  tarafından red edilecekti.

YERLİ MALCILARIN DİRENCİ

Çin cazibesi” (ucuz emek cennetleri: gerçekten Çin’de ya da başka bir yerde) karşısında çalışanların bir kısmını işten atarak önlem alan veya cazibe ya da daha az paraya daha fazla verim artışı sağlayacağı yerde işverene teslim olup  birleştirerek yan işverenlerin yararına, lobi ve hukuk saldırısına karşı saldırıya geçenler de var, bunu sonuncunda karşı saldırya cevap veren, Verimlilik  kendısıne degilsede çocuklarına iştahla bakanlar oldu.

1 Aralık 2004 günü Amerikan Tekstil ve Giyim İthalatçıları Birliği (USA-ITA) mahkemeye başvurarak, hükümetlerinin “Çın ürünlerine karşı önlemler almasına dur diyecek bir karar alınmasını talep ediyorlardı.
Çin tekstil ürünlerine yıllardır uygulanan kotaların başka ülkelerde olduğu gibi ABD’de de 1 Ocak 2005 itibarıyla kaldırılması sonucu ürünlerinin “küresel rekabet dayanamıyacağını düşünen yerli malını savunan şirketler lobi yaparak  kotaların devam etmesini istiyordu.
lthalatcıların talep ettiği gibi, kotaların söz verildiği tarihle, düzenleme yapılmadan kaldırılması istiyordu.
Çin’in Dünya Ticarel Orgütü’ne 2001’de girişindi kolalara 2005’de kaldırılması kararma iliştirilen baz. hükümler, ‘lobicilerin dayanak noktasın, oluşturuyor. Bu hükümler, “pazarda çöküntüye [dısruptıon] yol açması ya da “ticaretin düzenli gelişimi engel olacak bir tehdit yaratması halinde, bir DTO üyesinin Çin’den tekstil ürünleri ithalatım sınırlandırmaya devam edebilmesini öngörüyor.

Türk şirketlerinin aktif olarak katıldığı bir uluslararası lobi faaliyeti olan İstanbul Deklarasyonumun Brüksel toplantıları 1 sonunda, 17 Haziran 2004’de bir bildiri yayınlanmıştı. Altında 47 ‘ ülkeden “temsilcilerin imzası bulunan bildiride, “2005’de kotaların kalkmasıyla, Çin’in çoğu gelişmekte olan ülkelerde 30 milyon kişinin işsiz kalmasına yol açabileceği vurgulanıyor, bu durumdan da en fazla kadınların etkileneceği belirtiliyor ve kotaların kaldınlmasının ertelenmesi için Dünya Ticaret Örgütü’ne doğrudan başvuruda bulunulacağı açıklanıyordu.
Kirlerdeki verimsizliğin altını çizen ve “özelde rekabet vardır, ancak başarırsa bir yere gelir” diyen Mehmet Tıraş da, Grover Norquistde, ulusal ve uluslararası devletlerin koridorlarında koşuşup lobi yapan yerli malıcılara midesi bulanarak bakıyor olsa gerek.

Öte yandan, Amerikan, Türk ya da başka ülke lobicilerinin, üretimin verimlilike kaçması konusunda, aşık olduğu kişi elinden kaçan ya da kaçmak üzere olan her insanın yapabileceği şeyleri yaptığı, normal tepkiler gösterdiği söylenebilir. Ama bu tepkilerin, Brüksel bildirisinde ne denirse densin, durumdan en fazla etkilenecek kadınların ya da “işsiz kalabilecek milyonların üzerine titremekle bir ilgisi olduğu herhalde iddia edilemez.
Üstelik üretimin verimlilik’e kaçtığı ne günler, bu kaçış sonucunda işsiz kalan ne milyonlar, bu milyonlara uygulanan ne kanunlar görmüştür bu dünya. Çin için  30 milyonun lafı mı olur?

HER YERDE NEDEN DİLENCİ VAR KRALİÇEM?

Bundan uzun bir süre önce milyonlarca işsize, sadece işsiz oldukları için uygulanan kanunlardan bazıları şöyledir.
Arabanın arkasına bağlanıp vücudundan kan akana kadar kırbaçlanacak, sonra doğduğu yere ya da son üç yıldır yaşadığı yerde kendisini işe vereceği üzerine yemin ettirilecektir.. İkincisinde ise serseri aynı, kırbaç cezasına carpdırıldıktan sonra bir kulağının, yansı kesilecektir. Üçüncü yakalanışımda idam…

İş bulup çalışmayı red ettiğinde, kendisini işsiz olarak teşhis eden verilecektir. Efendisi köleyi ekmek ve su ile, sulandırılmış et suyu ile ya da uygun gördüğü et artıklan ile besleyecektir kölesini, kırbaç ve zincirle, ne kadar iğrenç olurla öken, her türlü işte çalıştırmaya hakkı vardır. Bir gece mevcut yerinde olmaması halinde köle ömür boyu köleliğe mahkum edilecek sırtına “S” harfi basılacaktır. Üç kez mevcut olmaması halinde köle idam edilecektir. (İngiltere, Edward VI, 1547)

14 yaşından büyük dilenciler, birinin onlan iki yıl hizmetine almaması halinde, kırbaçlanacak ve sol kulaklanndan damgalanaçaktır, ikinci yakalanışta, yaşı 18’den büyük olanlar, birinin onları iki yıl hizmetine almaması halinde idam edileceklerdir. Üçüncü yakalanışta. koşulsuz olarak idam edileceklerdir. (İngiltere, Elizabeth, 1572)

18. yüzyıla kadar yürürlükte kalan bu kanunların benzerleri Avrupa’nın başka yerlerinde de çıkarılıp uygulanmıştır. Fransa’da, Louis XVI tarafından 13 Temmuz 1777de imzalanan kararname, 16-60 yaşlarındaki herkesin, kendisini geçindirecek bir kaynağı ya da bir mesleği bulunmaması halinde, hapsedilmesini emretmektedir.

İngiltere kraliçesi Elizabeth’in bir tür teftiş ya da müşahede seyahati sırasında ülkenin her yerinde karşılaştığı manzara karşısında sonunda dayanamayıp, “Her yerde dilenci var” (“Pauper ubique jacet”) diye söylenmesine neden olan şey nedir? İngiltere’de yaşayan insanların çalışmaktan nefret etmesi ve ucunda idam olduğunu bildikleri halde dilenmesi mi?

İngiltere’de 14. yüzyıldan başlayarak milyonlarca köylünün üretim ortamlarından kopmasına, kadın, erkek ve çocuk milyonlarcasının kasabaların ve şehirlerin yolunu tutmasına, yüz binlercesinin dilencileşmesine yol açan şey de, üretim’le verimlilik arasındaki aşktan başka bir şey değildir.

Eski feodal yapının dağılıp toprak mülkiyetinin sadece el değil, karakteristik de değiştirdiği ve tarımda kapitalist ilişkilerin oluşmaya başladığı bu süreçte, Hollanda’daki yün imalatında yaşanan gelişme sonucu İngiliz yününe talebin artması ve yün fiyatlarının yükselmesi, insanın topraktan kopuşunu hızlandırmıştır.
Çitle çevrilmiş insansız arazilere koyunlann yerleştirilmesine değinen 1772 tarihli bir belgede şöyle denmektedir :
Northamptonshire ve Leicestershire’de ortak araziler büyük ölçekte çitlenmiş ve çitleme sonucu yeni arazilerin çoğu meraya dönüştürülmüştür. Bunun sonucunda, daha önce 1500 dönüme ekim yapılan arazilerde şimdi 50 dönümden küçük alanlara ekim yapılmaktadır. Eski evlerin, ağılların ve ahırların kalıntıları, daha önce burada yaşandığının yegâne izleri olarak durmaktadır. “Pek çok köyde yüz ev ve aileden geriye sekiz ya da on aile kalmıştır… Yine o dönemde 5 varlıklı sürü sahibinin, daha önce 20 ya da 30 çiftlik sahibi ve bir o kadar küçük kiracı ve köylünün elinde olan araziyi ele geçirmesi az rastlanan bir duruna değildi.. Bu yapılanların hepsi, aileleri ile birlikte ve kendileri tarafından istihdam edilen nen başka aileler ile birlikte, hayatlarını kazandıkları kaynaktan koparılıp atılmışlardır.”
18. yüzyıl sonlarında, “ortak arazilerin çitlenmesı için kanun yapılmasnı talep eden Sir F.M. Eden, ekilebilir arazilerin otlağa dönüştürülmesini şöyle rasyonalize etmektedir :
“Ekilebilir araziler ile otlaklar arasındaki uygun orantının sağlanması gerekmekteydi. 14. yüzyılın tamamı ve 15. yüzyılın büyük bir bölümünde 2,3 ve hatta 4 dönüm ekilebilir araziye 1 dönüm otlak düşüyordu. 16. yüzyılın ortalarında bu oran, 2 dönüm ekilebilir araziye 2 dönüm otlak, daha sonra1’e 2, sonunda da olması gerken biçimde 1’e 3 olarak değişmiştir.

“VERİMLİLİK” KİMDİR ? DEVLET SIRTIMIZA KAMBUR ‘MU?

Bundan 200 yıl önce Sir Eden,altını çizdiği uygun orantılı ne ve kim için “uygun” olduğunu hiç düşünmemiş olabilir.2000’de Mercedesde sağlanacak verimlilik, kim açısı dan ne tür bir verimliliktir? Mehmet Tıraş verimlilikten söz ederken ve bunun KİT’lerdeki eksikliğinin hemen ardından özel sektördeki rekabete vurgu yaparken, rekabetle gelecek verimliliğin kim açısından nasıl bir yarar sağlayacağını ülkenin ve ülke ekonomisinin bundan faydası dünya ile daha kolay rekabet edebilmesi açsından önemlidir.

Zira bu devirde dünya ile rekabet edemiyen ülkelerin durumu Otadoğu ve Afrika ülkelerinde olduğu gibi  ortadır hiç bitmiyen ağır ekonomik şartlar milyonlarca işsiz ve halkın geçim sıkıntısı bu durum öyle bir hal alabiliyorki ülkenin bağımsızlığı bile tehlike altına girebiliyor  o y üzdendirki malesef bu kapitalist dünya düzenine ayak uydurmak zorundayız yoksa Osmanlının düştüğü duruma tekrar düşebilir bağımzılığımız için savaşmak zorunda kalabiliriz.

Öte yandan,Verimlilik’e aşık olan Üretim ne tadar genel bir addır. Bu adın ifade ettiği şeyin, somut mal ve hizmetler gibi görünse de, aslında tıpkı Verimlilik gibi nominal bir değer olduğunu belirtmek gerek. 
Dinamikleri göklere çıkarıp devleti yerin dibine batırma ne derece doğru vede ne sadece Tıraş’a, ne de Norquist’e özgü. Hatta devleti, varlık nedeniyle beraber ele alarak eleştirenlere, özellikle yaygın medya; son zamanlarda neredeyse hiç rastlanmıyor.

Yoksa devletin, belirli kurumlarının yaşatılması dışında yaşatılması halkın sırtına ağır bir yükmü  yoksa temel varlık nedeni mi  yada eldeki dinamikler açısından devlet 500 yıldır yaşananlara bakılarak artık bu dijital çağda herşey parmalkarımızın ucunda iken onlarca hantal kamumu kurumu ve milyonlaca çalışanı ile (bu dijital çağda o kurumlar olmasa dahi her iş tıkır tıkır yürüyebilecek iken ) yoksa bir ayak bağı falan mı yada diğer bir ifade ile sırtımızdaki fazladan ekmeğimize aşımıza ortak fazladan bir  kambur mu?

1. Veriler ve Kyrk ile Kettering alıntılan için kaynak: The Eno of Work, Jeremy Rifkin, Tarcher/Putnam, 1996
2. Dünya Ticaret örgütü Genel Direktörlüğü ne yazılmış bir mektup olan ve ABD başkan adayı Kerry tarafından da imzalanmış bulunan İstanbul Deklarasyonu, örgütü bir olağanüstü toplantıya çağırıyor ve dünya çapında tekstil kotalarının kaldırılacağı tarihin 2005’den 2007e ertelenmesini istiyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“yüzde 8®mkedilen ise, mesela “yüzde 20″dir.
Son olarak, Mehmet Tıraş’ın yalandığı ‘TC tan evlet eliyle istihdam” il|:”Âmerikan tarzı New Deal” arasında, < arka rağmen çoklönemli bir ortaklık olduğu söylenebilir: b nde de devletin kritik ve mutlak işlevi, kapitalist üretim dir e ve
kapitalist pazar dinamiklerine yatırım olmuştur, tiki

R” –
3. Kapital 1. Cilt, Kari Marx, Bölüm 28 (The Pelican Man tibraıy, 1976)
4. Aynı kaynak
5. Kapital l. Cilt, Kari Marx, Bölüm 27 (The Pelican Man Library, 1976)
6. Aynı kaynak ■
, 2003 sabahı
İngiliz Polisi, 18 ajanda, bi-
Oxfordshire bölgesi Çi
lekleri kesilmiş & ****»m kimliği™ be- laştı. “Talihsiz >,ash a\Ja(jj< Yerde öylece lirlemekte ^*f*®Zgnce evinden ayrılan U2anan ^ÎL^en Mikrobiyolog Prof.
Kelly, sıradan bir D> jjrtdt rtrteşmis Milletler si-
sr*** si ,ratk,ka görev ,aim’5″‘
ABD ve n,n’ Irak ın l^ahne 8e*
rekçe olarak gösterdiği ama Irak’a girince bir Bİbimadığı kitle imha silahların» denetkytf» şfelerdendi.
An<ak işgale rağmen, kitle imha silah- larmm bir türlü bulunamaması, Dr. Kelly’- oin dj^vbdanını rahatsız etmişti. Mayıs 2003 te BBC’de yayınlanan ve İngiltere’de Bîair Hükümeti ni zor durumda bırakan haberin ardında da, Kelly’nin bir türlü huzur bulmayan vicdanı yatıyordu. Habere göre, Irak ın kitle imha silahlarıyla ilgili istihbarat raporları, Blair’in baş danışmanı Alastair Campbell’in devreye girmesiyle abartılmıştı. Irak işgalinin bir yalan üzerine inşa edildiğini savunan haber, ortalığı karıştırdı. Bir anda tüm İngiltere, BBC’nir köstebeğinin ismini merak etmeye başladı Gerçi haberde Dr. Keily’nin ismi verilmı yor ve Savunma Bakanlığında çalışan gizi bir kaynaktan bahsediliyordu. Ama Ingil tere Savunma Bakanlığı kısa sürede Di Kelly ismine ulaştı ve kamuoyuna deşifrı etti. BBC’nin de, kaynağın Dr. Kelly oldu ğunu kabul etmesiyle hedef açığa çıkarıl mıştı: Mikrobiyolog Dr. David Kelly.
İşte o açık alana çıkardan hedefin cese di şimdi, ormanlık alanda boylu boyunc

nessaHİ , n *örevBle™*” V«- EIV( Dave Bartlett’a göre. Kelly’-
n n ce^dmm çevresinde çok M kan vard,
e bu da intihar ihtimalini zayıflatıyordu.
Ikı görevlinin söyledikleri arasmda dikkat
«*ken bir cümle daha vardı. “Şüphelerimi-

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu