İnsan ve Yaşam

ALLAHA TAM TESLİMİYET AMA NASIL ?

İNANDIM ALLAHA TESLİM OLDUM AMA NASIL ?

İMANA GİDEN YOL VE ALLAHA TAM TESLİMİYET

 

Bizim burada yapmaya çalıştığımız ise zaten bilinen bir durumu ortaya koymak değil, bir hakikatin ardındaki anlamı hayretle bezemeye çalışmaktır.

 

Demek ki inanıp islerine Rabbini vekil kılanlara, Rabb’leri onları her türlü musibetten koruyabilecek bir mekanizmayı ezelden sunmuştur. Eğer dosdoğru kullanmayı becerebilirsek belki de sadece bu işleyişin muazzamlıgı bizi su fâni âlemin onca keder ve çilesinin tesirinden, nefsani aldanışların kesafetinden koruyacak ve geriye tek bir mesele kalacak: Hakiki bir iman ve teslimiyete sahip olabilmek.

 

İŞLER NASIL BURAYA GELDİ (Tâhâ Yûsuf)

Aristoteles metafiziğin merkezine ‘cevher (ousia, töz, substance)” olarak yerleştirdiği insanı şöyle tanımlar: “iki ayaklı, tüysüz, düşünen (rasyonel yeti sahibi) ve algılayan (idrak sahibi) şey”. Modemitenin yani kapitalizmin başımıza bela olmaya başladığı yıllarda yaşayan Rene Descartes ise ‘ikincil cevherleri tanımlamıştır. Bunlar “res extensa (uzamlı şey)” ve “rescogitans (düşünen şey)”tır. Resextensa herhangi bir şeyin hissedilerek algılanmasının esası iken, rescogitans ibaresi zihin kavramına denk düşmektedir.

Descartes’in felsefesi varlığı ikiye bölmekle sonuçlandı. Yani “Kartezyen Düalizm” ile. Zihin/ Beden, İnsan/Tabiat ilâ ahir… Böylece kendisinden sonra doğa bilimlerinin “res extensa”ya odaklanıp “uzamlı şey”in ölçümleri ile bilim yapabilmesinin yolunu açtı. Bunun yolu Matematik ve Geometriden geçiyordu. Bugün doğa bilimlerinin temelinde Matematik ve Geometri olduğunu hepimiz biliyoruz. Res cogitans yani zihin ise mevcut doğa bilimleri ile ölçülebilir bir şey değildir. Zaten modemitenin bilim tarihi ontoloji/epistemoloji meseleleri ile uğraşmadan doğa bilimi yapmanın başarısının tarihidir. “Res cogitans”, “zihin”, “ruh”, “nefs (psykhe)” gibi kavramlar doğa bilimlerinden giderilmiştir. Şu an insanı tarif ederken “res extensa”ya yani ölçülebilir olana odaklandığımız için beyin odak noktamızdır. Sebep sonuç zincirinde insanın hareketlerinin dayanağı olarak vardığımız şey beyindir ve bilhassa “Prefrontal korteks”tir. Bütün bunlar bize prefrontal korteksin hem önemini hem de insanın varlığını, insan olmaklığı ve öz bilinci açıklamak bakımından yetersizliğini gösteriyor.

Biz bu yazımızda doğa bilimlerinden zihin ve bilinç meselesinin giderilmesinin yol açtığı sorunlan ve kapattığı yollan değil Prefrontal korteksin önemini konuşacağız.

O’NUN ALNINDAN TUTUP YAKALAMADIĞI HİÇBİR CANLI YOKTUR (Şevval)

Prefrontal korteks (tümüyle karşılayamasa dahi) insan olmanın, kendilik algımızın, mahlukatın yüklenemediğini yüklenişimizin müsebbibi olarak varlığımıza yerleştirilmiş oldukça girift bir yapı. Bu öyle bir yapı ki varlığımıza yerleştirilmiş oluşu, varlık dendiğinde birçok kimsenin ilk anda aklına gelen “eylem sahibi olan” tanımlamasına da insanlık özeiinde bir mana katıyor. Zirâ amaçlı her eylem hedefe ulaşmak için alınan bir kararla başlamaktadır. Kararı başlatan ve nihayete erdiren mekanizmanın insanda yansıması ise Prefrontal korteksln kendisidir. İşte tam da bu sebeple PFK insani diğer varlıklardan ayırmakta, onların eşrefi kılmakta, hakkını veremediğinde İse sefillerden de sefil (esfel-i sefilin) hale getirmekte.


İrade üzerinde bu denli etkili olan bir yapımızın başka alanlarda da  söz söyleme hakkı elbette bulu- nuyor. PFK’mizde her farklı söz için farklı alt parçalar bulunuyor. Mesela dorsolateral Prefrontal korteks başlatma, sıralama, sürdürme, yer değiştirme ve davranışların kontrol edilmesinde; orbitofrontal Prefrontal korteks güdü ve duyguların düzenlenmesinde; ventromedial Prefrontal korteks dikkat motivasyon, bellek gibi süreçlerin yürütülmesinde vazifeli. Yani öyle ki kişi herhangi bir durumla karşılaştığında kendiliğini de işin içine katarak karşılaştığı durumu algılayabilmesi, deneyimleri ile ilişkilendirebilmesi nihayetinde durum karşısında sergileyeceği duruş ve tavrını PFK’te şekillendirebilmesi ve planlayabilmesi için her türlü donanıma sahiptir. Bununla beraber insana yerleştirilmiş bu donanımın bir bütün halinde değil parçalar halinde belli işlevlerin belli yapılarla özdeşleştiği bir biçimde olduğuna da dikkat etmeli.

Çünkü PFK’deki bu parçalanmışlık pasif bir durum olarak kalmıyor. Bireyler kendilerini yargıladığında medial Prefrontal korteks, tnsular bölgenin ön bölümü ve ikincil Somatosensoriyal bölgede; diğer bireylerin tercihlerini yargıladıklarında ise medial Prefrontal korteks, frontopolar korteks ve posterior Singulat kortekste aktivasyon artışı olduğu gözlemlenmiş. Demek kİ PFK’de bizi biz yapan kesintisiz bir döngü işliyor. Ne düşündüğümüzün, ne yaptığımızın PFK’ye bir dönütü daima oluyor. Bu dönütler PFK’de hususi alt bölgeleri geliştiriyor. Hâliyle fazla gelişen bölge eylemlerimiz üzerinde de daha fazla hakimiyet kuruyor. İnsansa bu döngüde hangi alt bölgeye önderlik vereceğini seçebilen, bu İstidatla donatılmasından ötürü tekâmül edebilen, kemâle erebiien ve bu sebeple en nihayetinde kendi eliyle yaptıklarına muhatap kılınan bir organizma.

Belki de Sokrates’in, kötülüğü “bilgi meselesi” olarak ele alıp bir anlamda beynin işlevsel fonksiyonu ile ilişkilendirmesinin sebebi çevresindeki insanların davranışlarını gözlemlediğinde bu döngüselliğin eylemin fonksiyonu üzerindeki etkisini fark etmiş olmasındandır. Ancak günümüzde geldiğimiz noktada biliyoruz ki Sokrates’in sandığı gibi kötülük problemine sadece bilişsel bir problem olarak bakamayız, elbet Platon’un söylediği gibi meseleyi sadece bedendeki bir takım maddelerin eksikliğine de bağlayamayız. Burada yapacağımız her iki görüşün de günümüzde aydınlatılabilmiş kısımlarını alarak bilişsel işleyişin hiçbir zaman tek başına eylem yönetici konumunda olmadığını ortaya koymaktır.

TEK BAŞINA DEĞİL, PEKİ AMA KİMİNLE ? (Şevval)

Limbik sistemimizin PFK ve bilişe öyle etkileri bulunuyor ki bu kıymetli etkileşim PFK’yi de PFK yapan esas etken oluyor. Limbik sistemden Neo- kortekse uzanan yaygın nöral yolaklar ile duygular, algıdan rasyonel karar vermeye kadar bilişin her yönünü etkilemekte. Burada algı unsuruna dikkat çekmek isterim. Bu demek oluyor ki henüz girdiyi PFK’ye almadan önce dahi limbik sistemimizin algılanan üzerinde bir etkisi vardır.

Amigdala, bir duygu dedektifi gibi her olayın birey için duygusal bir tehlike oluşturup oluşturmadığını değerlendirip önceden tehdit oluşturan bir durumu hatırlatan ikaz işaretlerinin kortekse gönderilip “kaç ya da savaş” tepkisinin oluşturulmasına neden olmakta. Aynı sinyal neolcortekse ulaşıp değerlendirilinceye kadar Amigdala çoktan harekete geçmiş konumda oluyor. Bundan dolayı Neokorteks cevabının önceden oluşturulan duygusal inancın da etkisiyle oluşturulduğu düşünülüyor. Görüyoruz ki bizi bizden çok düşünen Amigdalamız gerekli gördüğü durumlarda algı perspektifimize lehimize ket vurarak Neokorteksimizt yersiz tepkilerden sakındırıyor, üstelik sadece muhafaza ile etki etmiyor, gerekli bilgilerin algılanmasını önce* leyerek kodlanmalarını da güçlendi* riyor. Böylecc Prefrontal kortekstmiz üzerindeki sübjektif hatıraların etki ve önemi de ortaya konuluyor. Pratik hayatta durumlar karşısında davranış seçeneklerini değerlendirirken elbette deneyimlerimizin yol gösterici olduğunu hissetmiş, yahut çok kişiden yanlış kararların da iyi birer ders verici ve doğru kararlara götürücü olduğunu duymuşuzdur. Şimdi ise daha açık bir şekilde anlıyoruz ki deneyimler yanlış kararlardan ve lüzumsuz algılardan bizi korumakta, bunu da Limbik sistem üzerinden PFK’ye gönderdikleri bağlantılar ile sağlamaktadırlar. Böylece Damasio’nun bilincin “monolitik” bir yapı olmadığı kuramı da ortaya konulanlar ışığında doğrulanmış olur. Peki yaptığımız bu çıkarımı ne derece geneleştirebiliriz, bu kadar övgüyle bahsettiğimiz, “mahlûkatı-ı ahir” den bizi ayıran PFK’miz her koşulda duygu ve deneyimlere tamamen teslim mi oluyor acaba?

BİR ÖRNEK (Taha Yusuf)

Bu sorunun cevabını bir kıssas ile vermek mümkündür sanıyorum.

“Anır İbnu’l As olduğunu zannettiğini sahabeden birisi hakkında böyle bir hadise aktarılmıştır. Hz. Peygamber onun Mısır’a vali olacağını bildirmişti. O bir şehri muhasara ederken arkadaşlarına şöyle demiş: ‘Beni mancınığın içine koyun, sonra onlara doğru fırlatın. Onların olduğu yere ulaşınca size kalenin kapısını mesele kalenin kapısının açılmasıdır..

Bunun tehlikesi kendisine söylendiğinde şöyle demiş: ‘Hz. Peygamber bana Mısır’a vali olacağımı söyledi. Oraya vali olmadan ölmeyeceğime inanıyorum.’ Buradaki cesaret iman gücünden kaynaklanır. Çünkü tabiattaki adet, mancınığa konulup atılan her insanın ölmesini gerektirir. Bu itibarla mümin cesur kişidir. İman varidi geldiğinde onda bir güç ve Allah’ın yardımı bulunur. Bu yardıma hiçbir şey karşı koyamaz. Çünkü ona yardım eden Allah’tır.”

Bu gibi olaylar gösteriyor ki PFK gibi zihnimizdeki işlevlerin fiziksel yansıması olan organik oluşumlar yahut kendimizi ve türün devamlılığını korumak için tanımlanmış doğal seçilim gibi yasalar insanı tamamıyla açıklamakta yetersiz. Eğer bahsetmiş olduğum örnekteki gibi hadiseleri görmezden gelecek olsaydık PFK korteksin hemen her durumda Limbik sisteme boyun eğdiğinden bahsedebilirdik ancak değer, ahlâk/etik gibi meseleler ise bundan daha öte.

İNANDIM, TESLİM OLDUM DEMEKLE GELEN (Şevval)

Aslında beyin görüntüleme yöntemlerindeki son gelişmeler bu hakikati de doğrular nitelikteler. İnsan gelişiminde PFK’de genişleme olduğunu ve tüm bu bilişsel gelişimin dini inanç gelişimine de etkisi olduğu öne sürülmekte. İnançlı olmak; kişiler ötesi konularla, evren ve zaman algısıyla (ezel-ebed), sembolleri anlamlandırabilmekle yani basit değil kolektif düşünmekle gerçekleşebilen bir durum. Kişi inandığı değere yönelerek ve zihnini ona odaklayarak harekete geçtiğinde beyninin frontal yapılarında birtakım metabolizma değişiklikleri saptanıyor (bahsettiğimiz aktivasyonun gerçekleşebilmesi için inançla ilgili veya mistik bir unsura yönelim olması gerekliliği mühim).

Üstelik gözlenen bu değişimlerin aşağı limbik sistemden gelen stres uyarısını da baskıladığı bilinmekte. İnancın ve ancak inanç varlığında yaşanacak deneyimlerin PFK üzerinden sağladığı muhteşem etki gayet açık.

HATİME (Şevval-Taha Yusuf)

Yazımızın içeriğinde bahsettiğimiz tüm bu işleyişleri bir kenara bırakıp sadece yaşadığımız olaylara hikmette bakabilsek inanan yegâne düsturu olan teslimiyetin inanmışlara sağladığı rahatlığı, sekineti görebileceğiz. Yahut İbrahim Hakkı Erzurum! Hazretlerine kulak verebilsek zaten bu düstura gönül bağlayacaktık. O (Allah ondan razı olsun) “Teslim ol da rahat bul, her işine razı ol. ’ diyerek tüm bu karmaşık yollan bir cümlesi ile açıklığa kavuşturmuştur. Bizim burada yapmaya çalıştığımız ise zaten bilinen bir durumu ortaya koymak değil, bir hakikatin ardındaki anlamı hayretle bezemeye çalışmaktır. Demek ki inanıp işlerine Rabbini vekil kılanlara, Rabb’leri onları her türlü musibetten koruyabilecek bir mekanizmayı ezelden sunmuştur. Eğer dosdoğru kullanmayı becerebilirsek belki de sadece bu işleyişin muazzamlığı bizi şu fani alemin onca keder ve çilesinin tesirinden, nefsani aldanışların kesafetinden koruyacak ve geriye tek bir mesele kalacak: Hakiki bir iman ve teslimiyete sahip olabilmek.

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu